Göç

İnsanların çeşitli gerekçelerle yaşamlarını sürdürdükleri yerden başka yerlere taşınması olayına göç denir. Tarih boyunca kendini gösteren göç hareketlerinin temelinde daha iyi bir yaşam arayışı ve sürdürülebilir bir ekonomik alan arayışı bulunmaktadır.

Küreselleşme ile birlikte göç coğrafi olarak yaygınlaşmakta ve dünyadaki ülkelerin büyük kısmı hedef ülke, kaynak ülke, transit ülke olarak veya aynı anda hepsi birden olarak göç sürecinde yerini almaktadır. Hem vasıflı hem vasıfsız işgücüne ihtiyaç olmakla birlikte hükümetlerce yüksek vasıflı işgücünün düzenli göçü teşvik edilirken, düşük vasıflı işgücünün göçünün engellenmeye çalışılması düzensiz göçün artışında etkili olmaktadır. Düzensiz göç sadece gelişmiş ülkelere yönelik değildir, asıl olarak gelişmekte olan bölgelerde yaygındır.

Uluslararası göçün sınır ötesi doğası ve devletlerin göç politikalarının birbirine bağımlılığına rağmen devletlerin uluslararası göçe verdikleri yanıtları düzenleyen çok taraflı resmi bir kurumsal çerçeve mevcut değildir. Uluslararası göç, emek göçü, yurtdışı işçi gelirleri, uluslararası düzensiz göç, transit göç, yaşam biçimi göçü, çevresel göç, insan ticareti ve kaçakçılığı, zorunlu göç, zorunlu insani göç, sığınmacı ve mültecilerin korunması gibi farklı konuları içermektedir.

Türkiye 1980’lerin sonu, 1990’ların başlarından itibaren özellikle çevresindeki sosyalist ülkelerde yaşanan altüst oluşlar sonucu Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri ile eski Sovyetler Birliğine bağlı ülkelerden gelen ve “yabancı” olarak nitelenen yeni göçmen gruplarının hedef ülkesi konumuna girmeye başlamıştır. Bu göçmenler “yabancıdır” çünkü daha önceki yıllarda gelmiş olan göçmenler gibi Türkiye halkı ile her hangi bir tarih, kültür ve/ya kimlik bağı taşımamaktadır (Kirişçi 2007: 93). Türkiye’ye gelen yeni göçmenler sözü edilen komşu ülkelerin vatandaşları haricinde AB vatandaşları ile diğer ülkelerden gelen transit ve düzensiz göçmenlerden oluşmaktadır Sonuç olarak Türkiye geleneksel göç alan ve Batı Avrupa ülkelerine göç veren ülke konumuna ek olarak, 1990’lardan itibaren göç alan ülke ve transit göç ülkesi konumuna girmiştir.

Türkiye’nin 1990’larda hazırlıksız yakalandığı göç sürecini takiben göç politikaları 1999’da Türkiye’nin AB’ye aday ülke statüsünün kabulünden itibaren çeşitlenmeye başlamıştır (Erder ve Kaşka, 2003, Erder 2007, Erder 2010). Ancak bu dönüşümde AB’ye üyelik süreci ve müktesebata uyum sağlama çalışmaları belirleyici olsa da, Kirişçi’ye göre asıl etkili olan devlette yaşanan ve başlangıcı 1980’lere kadar uzatılabilecek olan dönüşüm sürecidir. Bu süreçte Türkiye’nin dış politikaları giderek artan ölçüde ticari mülahazalarla belirlenmeye başlamış ve komşu ülkelerle ticaret ve yatırım ilişkilerinin büyük gelişmeler kaydetmesi sonucu Türkiye devleti bulunduğu bölgede ekonomik güç kazanma amaçlı bir ‘ticaret devleti’ne dönüşmüştür.